Sunday, March 10, 2019

6-7 Eylül Olaylarının Sebepleri ve Uluslararası Hukuktaki Yeri


6-7 Eylül Olaylarının Sebepleri ve Uluslararası Hukuktaki Yeri

A)    6-7 Eylül 1955 Öncesi Azınlıkların Durumu ve Devlet Politikaları
6-7 Olayları incelenirken ya da araştırılırken, çoğu kaynakta ya 1453 yılına kadar geri dönen ya da Varlık Vergisi ve Kıbrıs Sorunundan başlayarak olayları ele alan çalışmalar bulmak yüksek ihtimaldir.
Bu ödev çalışmasında 6-7 Eylül Olayları ya da İstanbul Pogromu (Pogrom) ele alınırken tek parti dönemi CHP’si döneminde yazılan, tarih tam olarak bilinmeyen ama içeriğinden, 1944 yılında yazıldığı tahmin edilen Azınlıklar Raporu[1] ele alınarak Pogrom’un gelişimi ve sonuçları irdelenmiştir.
Aslında söz konusu rapor sadece Pogrom’un hedefi olan Rum azınlığa yönelik hazırlanmamıştı. İttihad Ve Terakki döneminden, Cumhuriyet’e miras kalan ve günümüzde dahi form değiştirmiş halde sürdürülen ‘’tek tip millet’’ yaratma anlayışı çerçevesinde hazırlanmış geniş bir rapordu. Ancak, 2. Dünya Savaşı döneminin gerekliliği olarak, Türkiye toplumunda diğer Türk olmayan topluluklardan[2] ziyade gayri müslimler, garyi müslimlerin mali varlıkları hedef alınmıştır. Böylelikle henüz gelişmemiş olan Türk burjuvazisinin tepeden inme destekle güçlendirilmesi ve sermayenin devlet kontrolüne daha yakın olması  amaçlanmıştır. Bu rapor yukarda da belirtildiği gibi Türkleştirme politikasının bir parçası olan ve rastgele yazılmış bir rapor değildi.
Raporun yazıldığı aynı dönemde, tam olarak ise 1937 yılında  tek parti CHP’nin Manisa millet vekili (MV) Sabri Toprak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Türkçeden başka dil konuşanlara ceza verilmesini öngören bir öneri sunmuştur. [3] Bu öneride dikkat çeken noktalar, Türkçe dışında konuşulan herhangi bir dilin ‘’yabancı dil’’ statüsünde Kabul edilmesi, bin yıllardır Anadoluda konuşulan Rumca ve diğer diller dahil. Türkiye vatandaşlarının ir yıl içerisinde Türkçe öğrenmelerinin gereliliği ve bunlara uyulmazsa, para, hapis hatta vatandaşlıktan atma cezalarının uygulanması…
Gayri müslim azınlığa odaklanan politikaların seri ve kararlıca uygulanmasında hiç şüphesiz 2. Dünya Savaşının etkisi de vardır. Almanya ve İtalya’nın Yunanistanı işgali, savaşın Balkanlara dolayısıyla Türkiye’nin batı sınırlarına inmesi dönemin tek partili rejiminin gayri müslim azınlığa, diğer bir değişle aslında Türkiye’nin batısında yaşayan azınlıklara yönelik politikalar uygulanmasına neden olmuştur. Bu politikaların sebeplerini açıklamak gerekirse, gayri müslimlerin her daim ‘’ihanet ve yabancı devletlerle anlaşma ve ülkeyi bölme’’ dolayısıyla tehdit oluşturma potansiyeline sahip olduğu anlayışı Osmanlı son dönem hükümetlerinde ve Cumhuriyet dööneminde zaten kronik bir önyargıydı. Savaşın batı sınırlarına ulaşması bu kronik önyargıyı tekrar dürtmüştür.
Bunun yanında zaten uzun yılalrdır var olan ‘Tep tipleştirme politikası’’ yürürlükteydi ve Dünya Savaşı olmasaydı dahi rejim bu politikayı yürütecekti, savaş burda katalizör işlevi gördü. Bunun yanında uluslararası ilginin savaşa odaklanması Türkiye’nin normalde tepki çekecek politikaları daha rahat gerçekleştirmesine yardımcı oldu.
Diğer bir sebep ise, savaşta her ne kadar tarafsızlığını açıklasa da Türkiye’nin savaşın seyrine gore bir tarafı seçme durumunda kalması ihtimalini göz önüne alarak azınlıklara karşı bir takım politikalara itmiştir. [4] Trakyada Yahudi azınlığa yönelik gelişen ‘’kitlesel olaylar’’ bununla açıklanabilir. Daha açık bir ifadeyle, savaşın özellikle ilk evresinde Türkiye hükümeti NAZI Almanyasıyla sıcak ilşkilerini korumuştur. Yahudilere yönelik ayrımcı politikalardaki artışın bu sıcak ilşkilerden bağımsız olduğu düşünülemez. Ayrıca 1. Dünya Savaşından kalma Türk-Alman dostane ilişkileri 2. Dünya Savaşının ilk evresine kadar devam etmiştir. Bu ilk evrede Almanyanın büyük ilerlemeler kaydetmesi, savaşın Almanyanın zaferyle sonuçlanacağına dair tahminler de etkilidir.
Savaşla direct ilgili bir politika da 18-45 yaş arasındakı gayri müslim erkeklerin Amele Taburlarına asker olarak alınmasıdır. Bu taburlardaki askerlere sadece kazma ve kürek verilmiş, çoğunlukla iç anadolu ve doğu anadoludaki birliklerde/kamplarda çalıştırılmış ve İstanbula girişlerine izin verilmemiştir.[5] Ermeniler dışındaki gayri müslimlerin, Rumlar ve Yahudiler, neredeyse tamamının Türkiye’nin batısında yaşıyor olması ve askere alındıklarnda daha doğudaki bölgelerde görevlendirilmeleri gayri müslimlerin aslında sadece ekonomik değil fiziki varlıklarının devlet politikalarının hedefinde olduğunu gösterir.
Nitekim, askerlik yaşının üstündeki erkekler de askere alınmış ve seferberlik ya da savaş hazırlığının doğasına ayrkırı olarak askere alınan insanlar cepheye/cephe olması muhtemel bölgelere değil (yani Ege ve Trakya bölgesi) aksine iç anadolu gibi savaşın sıçrama ihtimalin en son olduğu bölgeye sevk edilmişlerdir. Gene askeriye kurallarına aykırı olarak bu insanlar sivil inşaatlarda bile bedava çalıştırılmıştır. Ailelerine bakmakla yükümlü olan bu erkeklerin askerde olması azınlık toplumunun ekonomik ve sosyal durumunu da etkilemiştir.
Dolayısıyla amele taburlarının esasında bir tür tehcir olduğunu söylemek mümkündür. Daha önceki tehcir örneklerinden farklı olarak kadın ve çoçukların tehcir edilmemiş olması bu tehcirin askere alma ve seferberlik kılıfında gerçekleştirilmiş olmasıdır. Ancak durum böyleken bile tehcir edilmeyen kadın ve çocuklar, yani tehcir edilen erkek gayri müslimlerin aileleri, sosyal, ekonomik ve fiziki olarak tehdit altında kalmışlardır.
Tüm bu gayri müslimleri yıldırıcı politikaların en bilineni ve belki de en azici olanı Varlık Vergisi olarak bilinen teoride tüm vatandaşlardan uygulamada ise sadece gayri müslimleri hedef alan vergidir. Vergiyi ödemek için 10 günlük bir sure tanınmıştır. Ödemeyenler hacizle ve çalışma kamplarına sürgünle cezalandırılmıştır. Varlık vergisi müslümanlardan da alımıştır ancak varlıklarının %4 ü kadar bir miktarda. Gayri müslimlerden ise %150 yi geçen oranlarda vergiler talep edilmiştir. Burdaki amaç elbette verginin tahsil edilmesi degil, mali olarak zor durumda kalan gayri müslim burjuvanın varlıklarını satmak, ki alıcılar da Müslüman Türkler oalcaktır, ya da el konulmasıdır. Diğer azınlık politikaları gibi Varlık Vergisi de birden fazla amaç güdüyordu. Vergisini veremeyen gayri müslimler doğu anadoludaki kamplarda çalıştırılıyor böylelikle gene hem fiziki hem de ekonomik varlıkları zarar görüyordu. Öte yandan tüm bu politikaların ortak yanı gayri müslimleri bir şekilde Türkiyeyi terke zorlamaktı. Sadece varlık vergisi bile bu amaca oldukça iyi hizmet etmiştir.
B)    6-7 Eylül Olaylarının Patlak Vermesi
1955 yılında Selanik’teki Atatürk evine bombalı saldırı olduğu söylentisi üzerine İstanbul’daki Rum azınlığa yönelik gelişen ‘’öfke’’ dalgasının şiddet eylemlerine dönüşmesi Türkiye’de 6-7 Eylül Olayları, İstanbul Pogromu ya da Septemvriana olarak adandırılır.
 Olaylar he ne kadar Rum azınlığa yönelik olarak başlasa da diğer gayri Müslimleri de hedef alan bir pogroma dönüşmüştür. Öyle ki 1938 NAZI Almanya’sındaki Yahudileri hedef alan Kristallnacht ile karşılaştırılır.
 6-7 Eylül Olayları (Pogrom) Kıbrıs sorunundan bağımsız değildir. 1955’in siyasi atmosferi Kıbrıs müzakereleri Türk ve Yunan toplumları arasında gerilime etki etmiştir. Pogrom’un yaşandığı dönem de Kıbrıs müzakerelerinin sürdüğü bir döneme denk gelmiştir. Ama 6-7 Eylül olaylarını sadece Kıbrıs sorununa bağlamanın doğru olmadığını düşünmekteyiz Zira yukarda anlatıldığı gibi Türkiye’de resmi olarak yürütülen bir azınlık politikası vardı ve 6-7 Eylül pogromu bir şekilde bu politikalar ve bazı uluslar arası sorunların kesiştiği bir döneme denk gelmiştir. Olayların başlangıcı kabul edilen Atatürk’ün evinin bombalandığı iddiası bugün bile tam anlamıyla aydınlatılmış değildir. Saldırganların anormal derecede organize olması, güvenlik güçlerinin olayları yatıştırmadaki isteksizliği ve olayların diğer gayri Müslimleri (Gürcü kökenli İstanbullular dahi) [6] içine alacak şekilde genişlemesi, olayların kendiliğinden gelişen bir öfkeden ziyade devlet eliyle geliştirilen planlı bir pogrom olduğuna işaret etmektedir.
C)    Uluslar arası Hukuk Açısından 6-7 Eylül Olayları
Türkiye’de 6-7 Eylül Olayları olarak anılan olaylar aynı zaman ‘’Büyük İstanbul Pogromu’’ ya da ‘’istanbul Pogromu’’ olarak da anılır.
Pogrom kelimesi Rusça kökenli olup ‘’gök gürültüsü’’ gibi bir anlama sahiptir. Yani diğer bir ifadeyle aniden ortaya çıkan kargaşa, isyan, şiddet vs. gibi anlamlarına sahiptir. [7] Ortaya çıktığı 19. yüzyılda pogrom ifadesi aslında sadece Yahudilere yönelik eylemleri ifade etmek için kullanılıyordu. Ancak daha sonra herhangi bir etnik ve dini azınlığa yönelik şiddet eylemleri ve hatta bazen cinsel kimliğe yönelik şiddet eylemleri için de kullanılmıştır.
Aslında pogromlar tarihte 19. Yüzyıldan önce de yaşanmıştır ancak modern zamanın en bilinen pogromu NAZI Almanyasının Yahudileri hedef alan Kristallnacht pogromudur. Bu pogrom işlerin soykırıma evirilebileceğini gösteren çarpıcı bir örnektir.
6-7 Eylül Olaylarının ‘’pogrom’’ tanımına uyduğu tartışmasızdır. Bu noktanın uluslar arası hukuk açısından tartışılır bir yanı olmamakla birlikte pogrom ifadesinin daha çok sosyal bir terim olduğunu belirtmek gerekir.
Asıl üzerinde durmak istediğimiz nokta İstanbul Pogromunun Uluslar arası hukuk açısından nerede durduğudur. Türkiye’deki 6-7 Eylül çalışmaları daha çok sosyolojik ve tarihi nosyonlu olmuştur. Bu sebeple pogromun soykırım karakteristiği taşıyıp taşımadığı (lehte ya da aleyhte) tartışmasına girilmemiştir. Bunda soykırım ifadesinin Türkiye’de hassas bir konu olmasının da payı vardır.
Pogromu, uluslararası hukuk ve soykırım suçları açısından irdeleyen uluslar arası çalışmalara bakıldığında Küba asıllı Amerikalı hukuçu ve tarihçi Alfred de Zayas’ın, The Istanbul Pogrom of 6–7 September 1955 in the Light of International Law isimli çalışması internet aramalarında ilk karşımıza çıkan çalışmalardandır.
 1952’de yürürlüğe giren BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi,(SSÖCS) soykırımı tanımlayan 2. Maddesinde Öbeğin, fiziki varlığını tümüyle ya da kısmen sona erdirecek yaşam koşullarıyla yüz yüze bırakılması’’ ifadesi yer alır. Türkiye de 1950’den bu yana bu sözleşmeye üyedir.
Pogrom şüphesiz Türkiye’deki (sadece İstanbul değil) Rum vatandaşların fiziki varlığını tehlikeye atmıştır. Bazı vatandaşlar öldürülmüş, bazıları tecavüze uğramış ve bazıları da kaybolmuştur. Bununla birlikte Rum vatandaşların dükkân, ev ve kiliseleri de yok edilmiştir. Özellikle ibadethanelerin yok edilmesi bir anlamda ‘’kök kazımak’’ anlamına gelmektedir. İbadethanelerle aynı manevi anlama sahip diğer bir mekân olan mezarlıklar da o dönem de tahrip edilmiştir. Bu açıkça hedef olan topluluğun yaşadıkları mekânla fiziki ve manevi bağlarının koparılmasına yönelik bir kasıttır. İlginç bir benzerlik olarak pogrom saldırganların ev numarası, hanede yaşayan insanların ismi ve sayısına kadar bilgili olmaları Ruanda soykırımdaki sistematikliği hatırlatmaktadır. Dönemin politik atmosferi, sosyal hareketleri, görgü tanıkları ve pogroma katılanların ifadeleri ve bazı bürokratların demeçleri göz önüne alındığında pogromun spontane geliştiğini söylemek zaten gerçekten uzaktır.
Pogromun işlenmesi ve sonuçlarına bakıldığında İstanbul’daki Rum azınlığın nüfusunun dramatik şekilde azaldığı resmi kaynaklarca da teyitlidir. Öte yandan yukarıdaki maddenin  ‘’Öbek üyelerine fiziki ya da ruhsal açıdan zarar verilmesi’’ ifadesine göre Rum azınlığa ait mal ve mülkler, kiliseler dâhil taşınmazların yıkımı, kalan azınlık vatandaşları ülkeyi terk etmeye ‘’teşvik eden’’ politikalar, Pogromun SSÖCS kapsamında değerlendirilmesini kriterini karşılar.
Zayas bu maddeden hareketle pogromun aslında bir soykırım suçu olduğunu açıkça ifade etmiştir. Ancak bize 6 ve 7 Eylül 1955 tarihlerinde birkaç günlük kısa periyotta gerçekleşen olayların tek başına soykırım suçu olduğunu söylemek çok yüzeysel bir iddiadır.
Bununla birlikte pogromun öncesi ele alındığında, yukarda azınlıklara yönelik yürütülen sistematik politikaların bu maddedeki ifadeleri karşıladığını düşünmekteyiz. Olayın sistemikliğini çarpıcı bir örnekle açıklamak gerekirse, yukarıda bahsettiğimiz tek parti CHP’sinin yayınladığı azınlıklar raporunda İstanbul’un fethinin 500. Yıldönümüne kadar İstanbul’un Rumsuzlaştırılması hedefi de yer alıyordu. 500. Yıldönümün 1953 pogromun gerçekleştiği tarihin 1955 olduğunu düşünürsek, bunun tesadüf olmayacak kadar ilginç bir durum olduğunu düşünmekteyiz. Gerçekleştiği tarihten bağımsız, herhangi bir devletin topraklarında yaşayan bir topluluğa karşı böyle bir amaç gütmesi Soykırımı Önleme anlaşmasının 2. Maddesinin ihlali olduğu açıktır. Dolayısıyla pogromun bir hazırlık hamlesi olduğu fikri ortaya atılabilir. 2. Maddede geçen fiziki zarar ifadesini yalnızca öldürülme ya da fiziki şiddet olarak düşünmemek gerekir. Öbeği bir şekilde yaşam alanından fizikken koparmak, sürmek, kovmak, tehcir vs. yollarla dahi olsa 2. Maddenin ihlali olduğunu düşünmekteyiz. Nitekim tarihte hiçbir soykırım suçunun iki günlük bir planlamayla gerçekleşmediği bir gerçektir.
Pogromun gerçekleştiği tarihin sadece Kıbrıs sorunuyla ilişkilendirilmesinin sorunlu olduğunu ifade etmiştik. 1955 aynı zamanda Soğuk Savaşın ilk evresinin yaşandığı yıllardı ve dünya kamuoyu iki süper güç arasındaki vekalet savaşlarına daha çok odaklanmış vaziyetteydi. Türkiye de kendini jeostratejik konumunun yardımıyla batı bloğuna kabul ettirmeye uğraşıyordu. Aslında bu stratejik konumu sayesinde İstanbul pogromu öncesinde de gerçekleşmiş benzeri vukuatları uluslar arası kamuoyundan beklenilen şiddet de bir tepki almayarak atlatmıştı. Aynı durum Soğuk Savaş döneminde de gererli olmuştur. Sovyetlere karşı ileri karakol konumundaki Türkiye, İstanbul’da yaşanan bir pogrom yüzünden müttefikleri tarafından ‘’cezalandırılmadan’’ hafif hasarlarla dönemi atlatmıştır.

Sonuç
 İstanbul Pogromu süresince 16 gayri Müslim katledilmiş, onlarcası yaralanmıştır. Bunun yanında 200 kadar kadın tecavüze uğramış, 4.000’in üzerinde çoğunluğu Rumlara ait olan işletme ve dükkan yağmalanmıştır. Bu işletmelerin içinde eczaneler, okullar ve fabrikalar da vardır. Bunun yanında 73 kilise ve mezarlık tahrip edilmiş. 1000’den fazla çoğunluğu Rumlara ait olan ev yakılmıştır.[8]
Çoğunluğunun Rumlara ait olduğunu belirtmemizin sebebi, pogromun aslında Rumlara yönelik başlayıp daha sonra tüm Türk olmayan vatandaşlara ve hatta yabancı yatırımcılara yönelmesidir.  Öldürülen yurttaşlar arasında bir Ermeni vatandaş da vardır.
Eylül sonuna dek Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan Rum asıllı vatandaşların sayısı 12.000 bulmuştur. [9] Daha sonra hayatların endişe edip ülkeyi terk edenlerin sayısı 45.000 bulmuştur. Terk eden insanların en fazla 20 Dolar pahasında varlıklarını yanlarında götürmelerine izin verilmiştir. Böylelikle sermayenin el değiştirmesi sürecine katkıda bulunulmuştur.
Uluslar arası hukuk açısından İstanbul pogromu tek başına bir soykırım suçu teşkil etmez. Ancak İttihat Terakki dönemine varan İstanbul ve Ege’yi Rumsuzlaştırma politikası ve pogromdan sonra dahi Rum azınlığın sürgünü ve ekonomik varlıklarının eritilmesi soykırım suçu kapsamında değerlendirilebilecek niteliktedir.
Aslında her ulus devletin hatta ulus devlet öncesinin bile bu gibi soykırım sayılabilecek suçları vardır. Hem soykırım teriminin yeni olması hem de yeni olmasına rağmen hızla siyasallaşması bu terimin hukukiliği zedeler. Pogromun soykırım suçu olarak kabul edilmesi iddiasında değiliz. BM SSÖCS 2. Maddesindeki ifadelere pogromun ve pogromu hazırlayan resmi politikaların suç özellikleri taşıdığını düşünüyoruz.
Soykırım teriminin günümüzde her suçu tarif etmekte yetersiz kaldığı aşikârdır. İstanbul Pogromu örneğinde olduğu gibi gerçekleşen bir olay soykırım olmasa da onu hazırlayan şartlar uzun vadede 2. maddede aynen ifade edildiği gibi ‘’öbeğin fiziki varlığını tamamen ya da kısmen yok edecek’’ suç meydana gelmiştir.
Bu noktada biz soykırım ifadesinin tek başına azınlıkların[10] kıyıma uğramasını tarif etmeye yetmediğini düşünmekteyiz.

















Kaynakça
Agos, (2017), 6-7 Eylül Pogromu Karanlık İşlerde Anılıyor
De Zayas, Alfred (2007), İstanbul Pogrom 6-7 September 1955 in the Light of  International Law
Yurtdışındaki Rumların Evrensel Platformu, (2005), Korkunç 6-7 Eylül 1955 Olaylarının 60. Yıldönümü
Rosides, Gene, (2005), Turkey’s Pogrom 6-7 September 1955: Britain’s Role, America’s Response and Lessons for Today
Wirish Ganesh, (2012), Ethnic segregation and integration The case of the Greek minority in Istanbul

Güven, Dilek, (2012), Riots against the Non-Muslims of Turkey: 6/7 September 1955 in the context of demographic engineering

Bill Federer, (2015), The Great Pogrom of Istanbul
HRW, (1992), Denying Human Rights and Ethnic Idendity: The Greeks in Turkey
Yenisey, Feridun, (2015), Criminal Procedure Law in Turkey
N. Dadrian, Vahakn (1989), Genocide as a Problem of National and International Law: The World War I Armenian Case and Its Contemporary Legal Ramifications
Kokkinidis, Tasos (2018), Turkey’s Kristallnacht: When Greeks Were Targeted at the Istanbul Pogrom

Akar, Rıdvan, (1998) Bir Resmî Metinden Planlı Türkleştirme Dönemi, Birikim Dergisi, Sayı 110
Güven, Dilek,  Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları Bağlamında 6-7 Eylül Olayları
Korkut, Tolga (2009), What Happened on 6-7 September?
Yaman, İlker (2014), The İstanbul Pogrom
Genç, Gültekin (2008), 53. Yıldönümünde 6-7 Eylül Olayları
Romaniuk, Scott Nicholas, Pogroms
History.com, (2018), Pogroms

Billette, Alexandre (2017), How Istanbul's Greek community is disappearing

 

OSCE, (2015), The Greek Minority in Turkey



[1] Rıdvan Akar, Bir Resmî Metinden Planlı Türkleştirme Dönemi, Birikim Dergisi, Sayı 110, 1998
[2] Türkiye’de Türk olamayan diğer etnik gruplar da tek tipleştirme politikalarından nasiplerini almışlardır ancak bu gruplar çoğunlukla Müslüman kabul edildikleri için Lozan anlaşması gereği azınlık statüsünde değillerdir. Ancak gayri Müslim ‘’sorunu’’ çözüldükten sonra, Türkleştirme politikası gereği sıra bu gruplara geldiği için bu gruplardan da azınlık ya Türk olmayan gruplar olarak bahsedilmiştir. Bu gruplar için kullanılan azınlık ifadesi aksi belirtilmediği sürece hukuki değil, bu grupların toplumdaki statülerini belirten bir ifadedir.
[3] Cemil Koçak, Vatandaş Türkçe Konuş, Star Gazetesi, 2012
[4] Buradaki azınlık ifadesi aslında özel olarak Yahudi azınlığı kastetmektedir.
[5] Yurtdışındaki Rumlar Federasyonu, Korkunç 6-7 Eylül Olaylarının 60. Yıldönümü
[6] Dilek Güven, Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları Bağlamında 6-7 Eylül Olayları
[7] SEGA Encyclopedia of War: Social Science Perpective
[8] Ayşe Hür, 1955 Yağması ve 1064 Sürgünleri
[9] Güney Dergisi, 6-7 Eylül Olayları Nasıl Gerçekleşti
[10] Ne modern tarihte ne öncesinde çoğunlukların kıyıma uğradığı görülmemiştir.

Thursday, August 10, 2017

Explaining the Syrian Civil War in Context of Actual Major Factors


Understanding Jihadist Approach to Syria  
In his book “Knights Under Prophet’s Banner”, Al-Qaeda leader Ayman Al Zawaheery suggests new doctrine that contains regular army instead of unites in western countries and national state-like formations in Muslim countries. In the same book, he also mentions “Islam Nation” and complaining of likening of Islamic slogans to leftist’s slogans and gives Palestine a n example. He says “the jihad in Afghanistan is a pure jihad”. The approach he writes in his book has been adopted by ISIS the former ally, current foe. As making propaganda against “western values” ISIS also using 19th century style tools to launch nation building campaign which have been used in west. As it can be observed uniforms, flag, IDs, are very popular in ISIS propaganda. And this shows that ISIS following Zawahery’s doctrine and establishing a state-like form. The symbols which mentioned are for building a nation/ummah for their “state”. Actually, the best example could be that they changed their name to “Islamic State”.
  While ISIS was rapidly establishing its state, Zawaheery led Al Qaeeda (AQ) was slow to apply their leader’s doctrine. As well as military dynamics on field, domestics discussions also affected AQ to be late for establishing “Islamic State” before the ISIS. Because, some groups in AQ were thinking that “the time for Islamic State didn’t come” and as first step they should form “Amirates” and these groups were supporting their view by some HADITH. A discussion alike can be seen in Iran. According to some Shia intellectuals, “time for Islamic State didn’t come yet”.
  The importance of Syrian civil war for the jihadism is not only physical but also spiritual. According to some HADITH, a “great war” in Syria (Bilad Al-Sham) has estimated 1500 years ago and place in heaven (cannah) has pledged to MOUJAHEDEEN who fight in this war. This also explains foreign fighter wave to Syria. 


 Raqqa Operation
In the Kobane and Tel Abyad battles, ISIS lost its image of “invincible”. And its collapse is going on in Raqqa. The military collapsing of ISIS in Syria and Iraq as well, pushed ISIS to turn on old style asymmetric attacks in western countries. Differently from post 9/11 era, ISIS used vehicles and “lone wolf” attack styles.
 Operation of Raqqa doesn’t only effect on Raqqa but also effects Deir Ez-Zor in east and Afrin in west. As Turkish Army mobilized around Tal Abyad recently, YPG reinforced its troops at north and suspended Raqqa op. The operation re-started after US special forces troops started patrolling on border and provided new weapons included armored vehicles and troops carries.
 Actually, it is known that YPG is not so willing for Raqqa op. since very beginning but YPG also aware that Raqqa op. is only opportunity to gain political and military support of US. Another factor for launching Raqqa op. could be that Raqqa where is at south of YPG territories has strategic importance to secure north, also known as “Rojava”. 
  Other factors very related with Raqqa operation are Afrin and Deir Ez-Zor. There is a hidden competition between US backed SDF and Syrian regime. Since regime forces in DeirezZor city are encircled by ISIS and its potential strategic importance, regime gives priority to capture Deir Ez-Zor as soon as possible. As of today, regime forces are just 60 km away from the city. Since SDF are focused on Raqqa op. it seems regime has advantage to capture Deir Ez-Zor but it is notable that YPG still hold AL Kubar military base at north side of Euphrates river where is less than 60 km away from the Deir Ez-Zor city center.
 Another factor may affect on Raqqa op. is YPG hold Afrin. Recently Turkey intended to intervene to this proclaimed canton as they did in Shield of Euphrates op. but both Russia and US stated their concerns about it. Also, YPG, in their statements, shadowed out that they may stop Raqqa op. if Turkey attacks Afrin. Then statements from US that “any intervene that may endanger Raqqa op. is unacceptable” followed this.
Even though Afrin canton doesn’t have connection with other cantons (Kobane and Jezeera) it is known that regime allowed YPG to reinforce from Kobane to Afrin via its land. Since regime doesn’t want Turkish presence in Afrin due the concern over Idleb, it also not very willing YPG to empower its military presence in Afrin. We could say that regime (and its ally Iran) performing for a balance policy between Turkey and Kurdish forces. However, since YPG needs regime and Russian support for Afrin, it could be argued that YPG will not very willing to capture Deir Ez-Zor. In other saying, YPG may keep Deir Ez-Zor as a leverage against regime to secure its gains in west, Afrin.


Final
 Syrian civil war became very complicated since beginning. In this analyze we only gave coverage for actually events. Anyone who observes Syrian Civil War from very beginning would know that there are too many fighting groups on field and each inch of country has own parameters and dynamics.
 The war is in a stage that any event in north may affect to south, and event in east may west and whole world, like as a butterfly effect.  As a general view, we could say that ISIS and its de-facto state being collapsed and as military it will be defeated but the ideology of ISIS is far to be destroyed. So that means the world, unlike the 9/11 not only west, may face asymmetric terror attacks or events like Philippines.
 Syrian regime and Kurdish forces seem to be short term winner of Civil War but as some of analysts state a conflict between two forces. By “conflict” we don’t only mean an armed conflict but a competition between regime and Rojava Federation. However, we didn’t give coverage Turkey’s Syrian policy and intervenes in this analyze just because we think it needs explanation of Turkey’s domestics politics, coup attempt etc. We think this should be a subject of analyze by itself. Like as Turkey, Hezbullah, Iran even China and Israel are actors in civil war. As we mentioned, this topic may be subject of articles and studies by themselves.


Wednesday, December 7, 2016

IŞİD’İN KOBANİ SALDIRILARININ KÜRT PARTİLERİ ÜZERİNDE ETKİLERİ



1. Fransız Mandası Dönemi

1.1.  Fransız Mandası Dönemi Suriye’de Kürtlerin Genel Siyasi ve Sosyal Durumu

Fransız Mandası döneminde Suriye’de Fransa’nın uyguladığı politikalar Manda yönetimine karşı gelişebilecek uygulamaları engelleme odaklıydı. Arap milliyetçiliğini  önlemek adına etnik azınlıklar yerine dini azınlıklara imtiyazlar tanımak manda yönetiminin etkileri günümüze kadar varan politikalarından biri olmuştur. Halen ülkenin yönetimini elinde tutan Nusayri azınlığa mensup El-Esed ailesinin gücünün bu politikaya dayandığını kabul etmek mümkündür. Suriye’li Kürtler de bu politkadan nasibini almışlardır. Suriye’li Kürtler Suriye nüfusunun tahmini %10 ‘luk bir kısmını oluştururlar. Tamamına yakını Müslüman ve Sünnidir. Yani etnik olarak azınlık olmalarına karşın dini olarak Suriye nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Sünni Müslüman nüfusa aittirler.[1] Fransız mandası döneminde Kürtler en geniş etnik azınlık nüfus olmalarına rağmen ekonomik olarak çok zayıf olmaları ve aşiretlere dayanan toplumsal yapıları yüzünden güçlü bir örgütlenmeye gidemediler.[2]  Ayrıca Suriye’li Kürtler Şeyh Said ya da Mustafa Barzani gibi güçlü liderler çıkaramamışlardı. 1. Dünya Savaşı sonrası Irak ve Türkiye’deki Kürt isyan ve hareketleri Suriye’nin Kürt bölgesini de içine alan birleşik ve bağımsız bir Kürt devleti hedefleseler de öncelikleri Suriye Kürtleri değildi. Örneğin 1925 yılındaki Şeyh Said (Şêx Seid) isyanı öncelikle Türkiye sınırları içinde kalan Kürtlerin bağımsızlığını hedeflemekteydi.Suriye Kürtleri Fransız manda yönetimde Kürtlerin yaşadığı diğer ülkelere nazaran daha özgürdüler. Kendi dillerinde gazete ve dergi basıp yayınlayabiliyorlardı. Ancak manda yönetimi döneminde Kürtçe resmi dil olarak kabul edilmemekteydi. Kürtçenin resmi dil olarak kabul edilmesi yönündeki talepler de Kürtlerin dini azınlık olmadıkları gerekçesiyle manda yönetimi tarafından reddedilmekteydi.Türkiye’de Şeyh Said İsyanının bastırılmasıyla Türkiye’de yaşayan Kürtler kendileri adına oluşan bu olumsuz durumdan kaçmanın yolunu Suriye tarafına geçmekte buldu. Türkiye’den Suriye’ye göç eden Kürtler çoğunlukla isyana katılmış savaşçılar,politikacılar veya bunların ailelerinden oluşuyordu. Bu da Suriye Kürtleri içinde milli duyguların kabarmasına sebep oluyordu. Göçler sadece Suriye’de Kürtlerin yaşadığı bölgelerle kısıtlı kalmadı. Halep,Şam ve Lübnan’a kadar göçler eden Kürt aşiret önde gelenleri ,entelektüelleri ve politikacıları vardı. Bu liderler daha sonra merkezi Lübnan’da olan ama faaliyetlerini Suriye’de sürdüren Xoybûn Cemiyeti altında örgütlendiler.

1.2. Hoybun (Xoybûn) Cemiyeti
Fransız manda yönetimi altında Suriye’li Kürtlerin haklarını savunan,siyasi ve kültürel faaliyetlerde bulunan tek örgütlü yapı Xoybûn Cemiyeti’ydi. Bu cemiyet Cemil Paşazade,Nuri Dersimi,İhsan Nuri ve Cigerxwin gibi Kürt toplumunda saygı gören entelektüel ve siyasetçiler tarafından 5 Ekim 1927’de Lübnan’da kuruldu. Kuruluş yeri Lübnan olmasına rağmen Suriye’de çalışmaktaydılar ancak öncelikleri Türkiye’de yaşayan Kürtlerdi. Kurucu kadrosundan önemli isimlerin Türkiye’den Suriye’ye kaçmak durumunda kalan Kürtler olması cemiyetin politikalarında ağırlığı Türkiye’deki ‘’direnişe’’ vermesinde etkili olmuştur. Nitekim cemiyetin 5 Ekim 1927’de Lübnan’da düzenlediği ilk kongresinde Kürtlerin yaşadığı diğer ülkelerdeki devletlerle iyi ilişkiler kurulması gerektiği ve asıl hedefin Türkiye olduğu 5 maddede belirtilmiştir.[3]
Xoybûn ayrıca Paris,Detroit,Londra,Irak ve Türkiye’de temsilcilikler açtı. Bu ülkelerin dillerinde yayınlar yapıp kamuoyu oluşturmaya çalıştı. Suriye’de ise Kürtleri bağımsızlık,self-determinasyon,milliyetçilik gibi konularda bilinçlendiriyordu.[4]
1927-30 Ağrı İsyanı sırasında Xoybûn önemli katkıları vardı. Nitekim İhsan Nuri liderliğinde Xoybûn kadroları Ağrı Dağı’nda Ağrı Cumhuriyeti adında bir yönetim kurdu. Hatta bu yönetimin resmi olarak tanınması için Milletler Cemiyetine başvurulmuştu.[5]
Suriye’nin Fransız mandasından bağımsızlığını kazandığı 1946 yılında Xoybûn Cemiyeti dağıldı. Bu dağılma süreci aynı zamanda Kürt-Sovyet ilişkilerinin arttığı bir döneme denk geldi. Bu da aynı zamanda Kürtlerde milliyetçilik fikrinin itibarını kaybetmesi anlamına gelmekteydi.


2.  Suriye’nin Fransız Mandasından Bağımsızlığını Kazanması Sonrası Dönem

2.1.         İlk Siyasi Partinin Kurulması ve Bölünmeler

2.Dünya Savaşı sonrasında tüm batı sömürgelerinde olduğu gibi Suriye’de de Sovyetlerin ve Sosyalizmin etkisi hissedilmekteydi. Bu etki Suriye’deki Kürtlerde de karşılık bulmaktaydı. Artan Sosyalist düşünce etkisi Kürtler içinde de fikir ayrılığına sebep oldu. Kürtler bağımsızlık fikrinden uzaklaştıkça Suriye Komünist Partisi (SKP) Kürtler arasında popülerlik kazanmaya başladı. Bu partinin yönetici kadrolarında bir çok Kürt vardı ve Suriye içinde Kürtlerden önemli bir destek alıyordu. Kürtlerden aldığı bu desteğe rağmen SKP Suriyeli Kürtlerin sorunlarına karşı olduça ilgisizdi.
Bunun üzerine Osman Sabri, Abdülhamid Hacı Derviş ve eski komünist partili Kürtler ‘’ SKP’ye alternatif, sol ve ulusal çizgide’’ bir Kürt partisine ihtiyaç olduğu fikriyle 1957 yılında Partiya Demokrata Kurd- Sûrî (PDK-S) yani Suriye-Kurd Demokrat Partisi’ni kurdular.[6] Bu parti Suriye’li Kürtlerin kurduğu ilk modern bir organizasyona sahip siyasi partiydi. Ancak Suriye devletinin baskıları nedeniyle illegal olarak kurulmuş bir partiydi.
Daha sonra o dönem Suriye’de üniversiye öğrencisi olan Nurettin Zaza ve Celal Talabani partiye katıldılar. Partinin 1957 yılında yapılan ilk kongresinde Nurettin Zaza parti başkanı seçildi. Talabani ve Zaza’nın katkılarıyla Rêzname adında bir parti programı yazıldı. Bu programa göre PDK-S Kürt sorununun Suriye içinde çözümünden yana, kültürel hak taleplerinde bulunana ve bağımsızlık istemeyen bir siyasi partiydi.
PDK-S’nin kurucu kadrolarının çoğunun eski Xoybûn üyesi olması partiyi Xoybûn Cemiyetinin bir devamı olarak kabul etmemizi mümkün kılar gibi görünse de Xoybûn Cemiyeti esasen Türkiye Cumhuriyeti ile mücadele etmeyi öncelikli hedefi olarak kabul etmiş bir organizasyondur. PDK-S ise Suriye’deki Kürtlerin sorunularına yoğunlaşmış ve diğer ülkelerdeki Kürt hareketleriyle dayanışma yolunu gitmiştir.
1960 yılında, PDK-S parti programını yazan isimlerden biri olan Celal Talabani partinin ismindekı ‘’Kurd’’ kelimesinin ‘’Kurdistan’’ kelimesiyle hyer değiştirmesi gerektiği fikrini ortaya attı. Bu değişiklik parti içinde huzursuzluklara neden oldu. Osman Sabri liderliğinde bir grup bu değişikliğin Suriye hükümetini ‘’kışkırtacağından’’ endişelenmekteydi. Nitekim 1958 yılında Suriye ‘nin Mısır’la Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC) adı altında birleşmesi ve artan Arap şovenizminin de etkisiyle parti isminde değişikliğin yapıldığı yıl parti kadrolarına karşı büyük tutuklama dalgaları başladı. Bu tutuklamalar kapsamında parti lideri Nurettin Zaza ve yaklaşık 5000 parti üyesi tutuklanmıştır. [7] Bu gelişmeler parti içindeki bölünmeleri gün yüzüne çıkarmaya başlamıştır.
Parti Osman Sabri liderliğinde sol kanat ve Nurettin Zaza liderliğinde sağ kanat olarak iki kampa bölünmüştür. 1965 yılında partinin 5. Konferasında yapılan tartışmalar Suriye Kürt siyasetinde önemli izler bıraktı. Partinin iç tartışmalarında Osman Sabri ve sol kanat Irak’taki Mustafa Barzani önderliğindeki Kürt hareketine destek verdiklerini ve bu hareketin bir parçası olduklarını deklere ettiler. Sağ kanat ise bu hareketle bir ilgilerinin olmadığını ve Suriye yönetimine sadık olmaları gerektiğini savundu. Sonuç olarak partide bir dizi bölünme yaşandı. 1965 yılında Abdülhamit Hacı Derviş liderliğinde sağ kanat partiden gene aynı isimde bir parti kurarak ayrıldı. Ancak 1975‘de Celal Talabani’nin Irak KDP’sinden ayrılarak kurduğu Kürdistan Yurtseverler Birliği Partisi (KYB) ile iyi ilişkiler kuran Derviş aynı yıl partisinin ismini Kürdistan Demokratik İlerici Partisi (Pêşverûya Demokrata Kurdên li Sûrî)  olarak değiştirdi.
Sol blok ise gene Irak’taki gelişmelerden ekilenerek ikiye bölündü. Talabani’nin KYB’sine sempati duyanlar KDPS isminde devam ederken KYB’ye çekinceyle yaklaşan Salah Bedreddin Halkın Birliği ( Yekîtiya Gel) adından bir parti kurarak KDPS’den ayrılmıştır.
1960-70’li yıllar boyunca Irak’taki Kürt hareketleri Suriye’deki Kürt siyasetini doğrudan etkilemiştir. Bunun sebeplerini Irak’lı Kürt liderlerin Suriye’deki Kürtlerle yakın ilişkilere sahip olması ve Suriye’li Kürtlerin hiçbir zaman güçlü ve büyük kitleleri içine alan bir siyasi organizasyona sahip olmaması bu nedenle dışarıdan etkilere hep açık olmasıyla açıklamak mümkündür.
Suriye’de bu gün aktif olan çoğu partinin atası sayılan KDPS içindeki bölünmeler ideolojik olmaktan ziyade kişisel fikir ayrılıklarına dayanmaktadır. [8] Bunun yanı sıra Suriye Kürt toplumu arasında aşiretçiliğin yaygın olması ayrılıkların bir diğer sebebi olarak kabul edilebilir. Bu gün Suriye’de aynı ismi kullanan birden fazla Kürt partisi bulunmaktadır. Varlığını sürdüren Kürt partilerinin bir kaçı dışında kalan diğer partiler toplumsal destekten yoksundurlar.
1.1.           Başlıca Siyasi Partiler


i.                    KDP-S

Bu gün KDPS ismini kullanan 3 parti vardır. Ancak bunlar içinden 1957’de kurulan KDSP’nin mirasçısı kabul edilen parti Nisan 2014’den bu yana Siud Mela’nın genel sekreterliğini yaptığı partidir. Parti iç savaşın başladığı ilk günden itibaren Suriyeli muhaliflere yakın durmuştur. 19 Temmuz 2012’de Kürtlerin yaşadığı bölgelerde Kürtlerin devlet dairelerinin kontrolünü eline almasında ve kendi yönetimlerini kurmasında öncülük eden ve PKK’ya yakın olduğu bilinen Demokratik Birlik Partisi’ne (Partîya Yekîtiya Demokratîk / PYD) muhalif bir çizgidedir. Aynı zamanda Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetiminde iktidar partisi olan KDP ile iyi ilişkilere sahiptir. Bu iyi ilişkiler KDPS’yi Irak KDP’sinin Suriye şubesi olarak nitelendirmeyi mümkün kılmaktadır.
  Nisan 2014 ‘de Kürdistan Birliği Partisi, Mustafa Oso liderliğindeki Azadi Partisi ve Mustafa Cuma’nın liderliğini yaptığı diğer Azadi Partisi Dr.Beşar’ın genel sekreteri olduğu KDPS’ye geçmişlerdir. Bu birleşmedeki amaç PYD’ye alternatif güçlü bir parti olabilmektir. Birleşmenin sağlanmasından Mesud Barzani’nin büyük etkisi vardır. 51 kişilik parti merkez yönetiminin 31’i KDPS üyelerinden kalan 20’u ise partiye katılan 3 partinin üyelerinden oluşmaktadır. Partini genel sekreterliğine Siud Mela seçilmiştir ve halen görevdedir.[9]
Parti halen Kürdistan Ulusal Konseyi ( Encûmane Niştîmanîya Kurdî li Sûrî / ENKS) üyesidir.

ii.                 Peşverû
Partinin genel sekreterliğini aralıksız 50 yıldır aynı zamanda partinin kurucusu olan  Abdülhamit Hacı Derviş yapmaktadır. KYB’nin kurulduğu 1975 yılından bu yana bu partiyle iyi ilişkilere sahiptir. Halen Kürdistan ulusal Konseyi (KUK) üyesidir. Irak’ta KYB ve KDP rekabetin Suriye’de Peşverû ve KDPS arasında sürdüğünü söylemek mümkündür. Partinin Suriye’de yerinden yönetim ve adem-i merkeziyetçiliğin geliştirilmesini,Kürtler ve diğer azınlıklar için kültürel hakların tanınmasını amaçlamaktadır. KDPS’nin aksine Peşverû PYD ile iyi ilişkilere sahiptir. [10]

iii.               Yekitî
1975 yılında Salah Bedreddin tarafından kurulmuştur. Partini tam ismi Yekitî ya Gel yani Halkın Birliği partisidir. 1980 yılında Bedreddin partinin ismini Yekitîya Gelê Kurd yani Kürt Halkının Birliği olarak değiştirmiştir. Kurulduğu tarihten Suriye’de halk ayaklanmasının başladığı 2011 tarihine dek parti içinde bir dizi bölünme yaşanmıştır. 2011 yılına gelindiğinde Yekitî içinden biri Mustafa Oso liderliğinde diğeri Mustafa Cuma liderliğinde faaliyet yürüten iki ayrı Azadî Partisi ortaya çıkmıştır.[11] Bu iki parti 2014 yılında KDPS ile birleşme yoluna gitmiştir.

iv.               PYD
2003 yılından kurulmuştur. Kuruluş tarihi diğer Kürt partilerine göre oldukça yeni sayılan PYD buna rağmen güçlü organize yapısıyla ve aldığı geniş halk desteğiyle Suriye’deki en güçlü Kürt partisi olarak kabul edilmektedir. Partiyi güçlü kılan faktörler arasında Suriye iç savaşında çarpışan en güçlü silahlı güçlerden biri olan Halk Savunma Birlikleri (YPG)‘nin PYD’ye destek vermesini de saymak mümkündür. PYD YPG’nin herhangi bir partinin silahlı gücü olmadığını savunsa da var olan algı YPG’nin PYD’nin silahlı kanadı olduğu yönündedir.
PYD aynı zamanda PKK’nin 2005’de kurduğu Suriye,Türkiye,İran ve Irak’da PKK çizgisinde faaliyet yürüten partilerin çatı örgütü olan Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK) üyesidir.
PYD’nin toplumsal destek bulmasında 2004 Kamışlı (Qamişlo) ayaklanması önemli bir dönüm noktasıdır. Bu ayaklanma sırasında PYD kadroları halkın sokaklara dökülmesine ön ayak olmuştur. PYD’nin birçok üyesi Kamışlı ayaklanması sonrası BAAS rejimi tarafından tutuklanmış ya da öldürülmüştür. Partinin amaçlarını Suriye’de Kürtlerin haklarının anayasal güvenceyle tanınması,Kürt bölgesinde ‘’demokratik özerkliğin’’ sağlanması özetlemek mümkündür.[12]Ayrıca parti prensiplerini ‘’Arap ve Kürt halkları arasında kardeşlik tohumları ekmek,bu iki halk arasında dayanışma ve eşitliği sağlamak’’ olarak sıralamaktadır.[13]
BAAS rejiminin 2012’de Kürt bölgelerinden çekilmesinden sonra PYD öncülüğünde Kuzey Irak’takine benzer bir otonom Kürt yönetimi oluşturulmaya başlanmıştır. Devlet dairelerine el konulmuş,okullarda Kürtçe eğitim verilmeye başlanmış ve ASAYÎŞ adında bir polis birimi oluşturulmuştur.
Başta KDPS olmak üzere rakip Kürt siyasi partiler sıklıkla PYD’nin kendilerine baskı yaptığını ve siyasi faaliyetlerini yürütemelerine izin vermediği eleştirilerini dile getirmektedirler.
PYD diğer partilerden farklı olarak eş-başkanlık sistemiyle idare edilmektedir. Partinin eş-başkanlıklarını İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) mezunu bir kimya mühendisi olan Salih Müslim ve Asya Abdullah yürütmektedir.



3.  Suriye İç Savaşı ve IŞİD Saldırıları

3.1.          İç Savaş Başlarken Partilerin Durumu
Suriye’de 2011 yılı başlarında Arap Baharının etkisiyle rejim karşıtı irili ufaklı gösteriler yapılmaya başlanmıştır. Ancak gösteriler halk ayaklanması vasfını 15 Mart 2011’de ülkenin güney şehri Dera’da başlayan olaylarla kazanmıştır. Bu olayları ülkenin diğer bölgelerindeki gösteriler izlemiştir. BAAS rejimi bu gösterileri bastırmak için orduyu seferber etmiş ve ağır silahlar kullanmıştır. Böylece sivil gösteriler şeklinde başlayan süreç kanlı bir iç savaşa dönüşmüştür.
Gösteriler ülkenin güneyinde yoğunlaşsa da Kürtlerin çoğunlukta olduğu kuzeyde de Kürtler kendilerine uzun yıllar baskı yapan BAAS rejimine karşı gösteriler yapmaktaydı. İç savaşın ilk yılı çatışmalar ülkenin güneyinde yoğunlaşmıştır. Bu durumdan yararlanan Kürt partileri Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde kontrolü ele almaya başlamıştır.  Bu süreçte 7 Nisan 2011’de Esad yönetimi Suriye vatandaşlığı olmayan yüz binlerce Kürt’e vatandaşlık vaat etmiştir.
19 Temmuz 2012’de BAAS rejimi kuzeydeki Kürt illerinden çekilmiştir. Bu çekilmenin ardından PYD öncülündeki güçler rejimin çekildiği yerlerde kendi yönetimlerini kurmaya başladılar.
Kürtler iç savaşın hemen başlarında Mesud Barzani’nin desteklediği partiler ile PKK’ya yakın duran PYD’nin mücadelesini aşmak adına bir takım adımlar atmışlardır. Bunlardan ilki 11 Temmuz 2011’de Erbil Anlaşmasıyla Kürdistan Ulusal Konseyi’nin kurulmasıdır. Bu konsey PYD ve 15 diğer partiyi kapsamaktaydı.[14] Ancak partilerin birbirlerini karşı güvensizliği nedeniyle bu anlaşmanın pratiğe geçtiğini söylemek güçtür. Öyle ki bir yıl sonra gene Erbil’de partiler sorunları çözmek için tekrar bir araya gelmişlerdir. Bu toplantılarda Mesud Barzani’nin katkıları dikkat çekmektedir. Aynı dönemde Irak KDP’si destekli partiler PYD’nin silahlı gücünden şikayet ederek kendilerinin de silahlı birlikler kurabileceklerini beyan etmişlerdir. Suriye’den Kuzey Irak’a kaçan Kürt gençlerine askeri eğitim verilmesini bu anlamda atılmış bir adım olarak kabul etmek mümkündür. Ancak PYD’nin Suriye Kürt bölgesinde tek askeri güç olarak YPG’nin tanınacağına dair tavizsiz duruşu muhalefet partilerinin kendi silahlı güçlerini kurmasını engellemiştir.

3.2. Bloklar ve İttifaklar
i.TEV-DEM (Tevgera Civaka Demokratîk)
Demokratik Toplum Hareketi anlamına gelmektedir. 2012 yılında Suriye ordusu Kürt bölgesinden çekildikten sonra ‘’kaos ve karışıklılığın önlenmesi’’ adına PYD öncülüğünde kurulmuş bir organizasyondur. Kürt bölgelerinde yaşayan diğer etnik grupları da içinde barındırması açısından önemlidir. Her yerleşim biriminde halk meclisleri oluşturulmasını sağlamıştır. Bu meclisler Halk Evi (Mal a Gel ) olarak adlandırılmıştır.
Suriye’deki Kürt bölgeleri Kürtlerin otonom yönetimlere sahip olduğu İran ve Irak’takinin aksine oldukça heterojen bölgelerdir. Bu nedenle Arapların dışında Süryani,Ermeni ve Çerkez kökenli insanların bir arada yaşamalarını sağlayacak bir organizasyon kurmak oldukça güçtür. Bu anlamda TEV-DEM ’in Halk Meclislerinde farklı etnik grupların temsiliyetini sağlaması etnik gerilimleri önleme adına önemli bir adım olarak kabul edilmektedir.
ii.ENKS (Encûmena Niştîmanî ya Kurdî li Sûrî )
Suriye Kürt Ulusal Konseyi anlamına gelmektedir. 2011 yılında Mesud Barzani’nin desteklediği partilerin katılımı ve KDPS’nin liderliğinde kurulmuştur. İlk kurulduğunda 11 partiyi kapsamaktaydı. 2012 yılında ise parti sayısı 15’e çıkmıştır. [15] ENKS, TEV-DEM’e göre  çok daha az toplumsal destek bulan bir organizasyondur. Bunda bünyesindeki partilerin halkı temsil etme kabiliyetinden uzak olması ve YPG ve ASAYÎŞ gibi güçlü silahlı güçlerin desteğinden yoksun olmalarını pay vardır. Ayrıca TEV-DEM’in aksine ENKS Suriye Kürt bölgesinde değil Kuzey Irak’ta kurulmuştur. Bu da Suriye’li Kürtler arasında ENKS’nin popüler olmasını mümkün kılmamaktadır.
Ekim 2014’de Mesud Barzani’nin çağrısı üzerine Duhok kentinde toplanan TEV-DEM ve ENKS arasında görüşmeler yapılmıştır. Bu görüşmeler neticesinde Duhok Anlaşması olarak kayıtlara geçen bir anlaşma imzalanmıştır. Anlaşmaya göre ENKS ve TEV-DEM arasında 24 kişlik ortak bir yönetim mekanizması oluşturulacak. Bu 24 kişinin 12’si TEV-DEM’den 12’si ENKS’den oluşacaktır.




3.2.         IŞİD Saldırılarının Etkileri

1990’lı yıllar boyunca Türkiye’yle iyi ilişkiler geliştiren KDP İran güdümündeki KYB ve Türkiye ile yoğun çatışma halindeki PKK’yla karşı karşıya gelmiştir ve bu rekabet bir dönem silahlı çatışma halini almıştır. Bu çatışmalar halen Kürt tarihinde ‘’birakûjî’’ (iç savaş) olarak anılmaktadır. Kürt partilerinin şu an Suriye’de içinde bulundukları durum itibariyle partiler arası bir silahlı çatışma yaşanması ihtimali yoktur. Ancak  Kürtler üzerinde derin izler bırakan bu çatışmanın tarafları Suriye’de karşı karşıya geldiğinde itidal çağrısında bulunan Kürt aydınları birakûjî vurgusu yapmayı ihmal etmemişlerdir. Şu an Suriye’de var olan durum 1990’larda Kuzey Irak’tan farklıdır. Kuzey Irak’ta birbirine denk kuvvette birden fazla parti ve silahlı güç vardı. Suriye’de ise YPG ve ASAYÎŞ dışında herhangi bir başka silahlı unsurun varlığına gene YPG ve ASAYÎŞ tarafından izin verilmemektedir.
 Suriye Kürt bölgelerinde partiler arası rekabetler diğer ülkelerdeki Kürt partilerinin rekabetinin bir yansımasıdır. 1960-70’li yıllarda KDPS’den ayrılmalar nasıl Irak’taki Kürt hareketlerinden doğrudan etkilendiyse, 2011 sonrası KDPS ve PYD rekabeti de 1990’lı yıllar boyunca KDP ve PKK arasında yaşanan rekabetin bir devamıdır. KDPS iç savaşından başından bu yana PYD yerine Suriye Ulusal Konseyi’ne yakın durmuştur. PYD’nin silahlı güçlerine alternatif silahlı kendilerine bağlı silahlı birlikler kurma girişimleri de PYD tarafından her defasında engellenmiştir.
IŞİD’in 16 Eylül 2014’de başlattığı Kobanê saldırısı Kürtler üzerine önemli etkiler yaratmıştır. IŞİD’in Kobani saldırılarının başladığı sırada PYD’ye muhalif Kürt partilerinin PYD’yi suçlayan bir pozisyonda durdukları bilinmektedir. Ancak kuşatmanın uzun sürmesi, PYD ve YPG’nin IŞİD’e karşı direnç göstermesi,Türkiye,Irak ve İran’dan Kürtlerin IŞİD’e karşı savaşmak üzere Kobani’ye geçişler yapması Kobani’yi Kürtler nezdinde milli bir mesele haline getirmiştir.
PYD ve YPG’nin IŞİD’e karşı Kobani’yi savunması hem Kürtler hem de uluslararası kamuoyu nezdinde PYD ve YPG’ye sempati kazandırdı. Öyle ki kuşatmanın ilerleyen zamanlarında ABD hava kuvvetleri öncülüğünde koalisyon uçakları Kobani çevresindeki IŞİD mevzilerine karşı hava saldırıları düzenleyerek YPG’nin yükünü hafifletmiştir. Bunun üzerine muhalif partiler Kobani üzerinden PYD’yi eleştirmeyi bir kenara bırakmış ve ‘’milli dava’’ haline gelen Kobani için yardıma hazır olduklarını açıklamaya başlamışlardır. Sadece Suriye içinden Kürt partileri değil Türkiye,Irak ve İran’daki Kürt partileri de Kobani meselesine ilgisiz kalmamışlardır. [16] İç savaşın başından beri PYD’ye mesafeli yaklaşan Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) bile sembolik sayıda birlikle Kobani savunmasına katılmıştır. 
28 Ekim 2014 ‘de Duhok Anlaşması uyarınca KDP peşmergeleri Türkiye üzerinden Kobani’ye geçiş yapmıştır. Kobani’ye geçiş yapan peşmerge sayısı 150 olarak belirlenmiştir. [17] İlk bakışta bu sayıda bir askeri birliğin Kobani çatışmalarında etkisiz kalabileceği düşünülse de peşmerge birliklerinin yanlarında götürdükleri ağır silahlar,roketler ve havan topları IŞİD karşısında YPG’ye belli oranda avantaj sağlamıştır. Bunlardan daha önemlisi Kürt tarihinde ender rastlanan bir işbirliğinin ortaya çıkmış olmasıdır.  
Peşmergelerin Kobani’ye geçiş yaptıkları güzergah Türkiye’de Kürt yurttaşların çoğunlukta yaşadıkları yerleşim yerleri üzerindedir. Geçişleri sırasında çok sayıda insan peşmergelere sevgi gösterilerinde bulunmuşlardır. [18]  Bu da Kobani’nin Kürt toplumu üzerinde yarattığı milliyetçi etki hakkında bize fikir vermektedir.

4. Sonuç

Suriye’deki Kürt partilerinin siyasetini etkileyen iki önemli güç PKK ve KDP’dir. Bu iki güç arasındaki rekabet Suriye’nin Kürt bölgelesine direkt yansımaktadır. PKK ve KDP’nin Kürt siyasetinde liderlik mücadeleleri 1990’lı yılların başına dayanmaktadır. Bu yıllar PKK ve TSK arasındaki çatışmaların en yoğun yaşandığı dönemdir. Buna karşın KDP bu dönemde Türkiye’den önemli boyutta destek görmüştür. 90’lı yılların ortasında KDP ve PKK rekabeti silahlı çatışmaya dönmüştür. Oysa 1983’de PKK ve KDP ‘’faşist Saddam diktatörlüğü,Türk ordusu işgali ve Amerikan emperyalizmine karşı ortak direnme’’ kararı aldıkları bir anlaşma imzalamışlardır. [19] Buna rağmen Irak’taki gelişmeler ve güç elde etme mücadelesi bu iki gücü karşı karşıya getirmiştir.
PKK’nin KDP’yi eleştirdiği noktalar KDP’nin ‘’feodal ve geri kalmış bir yapı olduğu’’  noktasında yoğunlaşırken KDP ise PKK’yı ‘’kürdistani olmamak ve kürt milletine fayda sağlamamakla’’ eleştirmektedir. PKK Kürtler içinde gençler,seküler milliyetçiler,solcular ve kadın hareketlerinden ilgi görmektedir. KDP ise gelenekçi,dindar ve piyasa ekonomisinden yana Kürtlerden destek bulmaktadır. Kürtlerin birliği ve Kürt milliyetçiliği ise iki tarafın ortak yönleridir. KDP uluslarası petrol ticareti anlaşmaları yapabilecek kadar uluslarası saygınlığa sahiptir.Gücünü de büyük ölçüde buradan almaktadır. PKK ise Türkiye,AB ve ABD’nin terör örgütü listelerindedir.
IŞİD hem PKK ve hem de KDP için tehdittir. [20]Buna karşın IŞİD’in bu iki tarafın aralarındaki bütün sorunları bir tarafa bırakarak tümüyle ortak hareket etmesini sağlayacak bir etkisi yoktur. IŞİD’le mücadele KDP ve PKK’nin liderlik mücadelelerinin bir parçasıdır. Nitekim IŞİD’in Şengal ve Kerkük saldırılarından sonra bu şehirlere militanlarını sevk etmesi PKK’nın IŞİD’le mücadelede kendisine ihtiyaç duyulduğu algısını yaratma amaçlıdır. PKK Kürt Ulusal Kongresi’nin toplanması için uğraşmaktadır.[21] PKK kendi çabalarıyla oluşturulacak bir Kürt Ulusal Kongresi’nin KDP’yle rekabetinde elini güçlendirdiğini düşünmektedir.
KDP ve PKK Kürtlerin ortak düşmanı IŞİD’le mücadele edebildikleri oranda Kürt toplumunda destek göreceklerinin farkındadırlar. KDP’nin Şengal’i savunmada başarılı olamaması ve PKK’nin KDP’den kalan boşluğu doldurması,aynı zamanda YPG’nin Kobani’yi savunmada gösterdiği direnç PKK’yi IŞİD’le mücadele noktasında KDP’den bir adım önde olduğu yorumunu mümkün kılmaktadır. KPD ve PKK arasındaki rekabetin sadece Irak ve Suriye’de sahnelenmediğini aynı zamanda İran ve Türkiye’deki Kürtlerin de bu rekabetin konusu olduğunu belirtmek gerekir.
Özetle bugün Suriye’de Kürt siyasetinde şahit olduğumuz rekabet esasında PKK ve KDP rekabetidir. Kobani’de görülen işbirliği esasında bu rekabetin bir parçasıdır. Tüm bu faktörler göz önüne alındığında Kobani’deki küçük işbirliğinin KDP ve PKK arasındaki rekabeti bitirebilecek nitelikte bir işbirliği olmadığı düşünülmektedir.


[1] Abdi Noyan ÖZKAYA, Suriye Kürtleri: Siyasi Etkisizlik ve Suriye Devleti’nin Politikaları, Sa. 3,Cilt 2, No: 8 ss.90-116 2007 ( http://www.usak.org.tr/dosyalar/dergi/IdZgitj2V2vbuyxGGkzJnS8yvQqpT5.pdf )

[2] Abdi Noyan ÖZKAYA, Suriye Kürtleri: Siyasi Etkisizlik ve Suriye Devleti’nin Politikaları, Sa. 3,Cilt 2, No: 8 ss.90-116 2007 ( http://www.usak.org.tr/dosyalar/dergi/IdZgitj2V2vbuyxGGkzJnS8yvQqpT5.pdf )

[3] Dîlawerê Zengî , Kurtedanasînek li ser rêxistina Xoybûnê  , Şam, 01.10.2008 ,http://www.nefel.com/articles/article_print.asp?ArticleNr=3674 )
[4] Güneybatı Kurdistan’da Siyasal Durum-1 ,01.06.2012 , (http://welatekurdan.blogspot.com.tr/2012/06/guneybat-kurdistanda-siyasal-durum-1.html )
[5] Ayşe Hür , OSMANLI’DAN BUGÜNE KÜRTLER VE DEVLET , 19.10.2008 - 25.10.2008 , (http://arsiv.setav.org/ups/dosya/27464.pdf )
[6] Christian Sinclair & Sirwan Kajjo , The Evolution of Kurdish Politics in Syria , 31.08.2011 (http://www.merip.org/mero/mero083111#_7_ )
[7] Christian Sinclair & Sirwan Kajjo , The Evolution of Kurdish Politics in Syria , 31.08.2011 (http://www.merip.org/mero/mero083111#_7_ )

[8] Christian Sinclair & Sirwan Kajjo , The Evolution of Kurdish Politics in Syria , 31.08.2011 (http://www.merip.org/mero/mero083111#_7_ )

[9] İMC : Rojavalı 4 Parti birleşti , 07.04.2014 , (http://www.imctv.com.tr/2014/04/07/11274/rojavali-4-parti-birlesti )


[10] Rodi Hevian : THE MAIN KURDISH POLITICAL PARTIES IN IRAN, IRAQ, SYRIA, AND TURKEY: A RESEARCH GUIDE , 19.08.2013 , (http://www.rubincenter.org/wp-content/uploads/2013/08/Hevian-YA-SG-YA-au2-PDF.pdf )

[11] SURİYE’DE KÜRT HAREKETLERİ , ORSAM Rapor No: 127 , Ağustos 2012 , Sa 19, (http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/201286_127%20yeniraporson.pdf )

[12] Rodi Hevian : THE MAIN KURDISH POLITICAL PARTIES IN IRAN, IRAQ, SYRIA, AND TURKEY: A RESEARCH GUIDE , Sa. 3, 19.08.2013 , (http://www.rubincenter.org/wp-content/uploads/2013/08/Hevian-YA-SG-YA-au2-PDF.pdf )

[13] PYD official website , About PYD ,16.10.2013 , (http://www.pydrojava.net/en/index.php/about )
[14] ORSAM ; BİRLİK Mİ, PYD’NİN GÜÇ GÖSTERİSİ Mİ? ERBİL ANLAŞMASINDAN SONRA SURİYE KÜRT DİNAMİKLERİ , Sa 8, Rapor No: 138, Aralık 2012, (http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/20121221_138.pdf )

[16] Komala Party of Iranian Kurdistan: The world must support Kurds in their fights for legitimate rights , 13.10.2014 , (http://www.prnewswire.com/news-releases/komala-party-of-iranian-kurdistan-the-world-must-support-kurds-in-their-fights-for-legitimate-rights-279032581.html )

PJAK Co-chair Evîndar Rênas: Attack at Kobanê is international conspiracy , 14.10.2014, (http://www.diclehaber.com/en/news/content/view/424868?page=4&from=3226523678 )

[18] Peşmergelerin Kızıltepeden Kobaniye Geçişleri , 29.10.2014 , (https://www.youtube.com/watch?v=62x3yn1jMsA )


[20] Merve Önenli Güven : KDP-PKK-IŞİD Üçgeni , 12.08.2014, (http://www.21yyte.org/tr/arastirma/irak/2014/08/12/7734/kdp-pkk-isid-ucgeni )

[21]  Duran Kalkan : Parlayan Kürt Güneşi ( http://www.pkkonline.com/tr/index.php?sys=article&artID=2255 )

Increasing Conflict Scenario on Cyprus